Üzerinde rüzgarın koşturduğu tarlaları hızla, sanki uçarcasına geçtim. Böyle başlamam gerekiyordu, böyle başlamazsam asla başlayamazdım. Durduğum anların haricindeki hiçbir vakit uyuşuklukla geçemezdi, geçmemeliydi. Geçmesine izin veremezdim; hele ki geçitleri tecrübe ettikten sonra buna asla izin veremezdim.
Ya koşmalı ya dinlenmeliydi bu hayatta, ya yaşamalı ya ölmeliydi ama mezara doğru yürüyen bir kımıldayan olmamalıydı. Ben de koştum; ben Arayıcılar Klanı’nı o gün koşarak kurdum. Gönderdiğim haberin herkese ulaştığını biliyordum; Hesi öyle söylemişti. Ben bir masal yazmak yerine koşmayı ve var etmeyi diledim. Evet; başta neyi var ettiğimin bir önemi olmaksızın var etmeyi diledim, yolum nasılsa açıktı. Dönüşüm, dönüşümüm muhteşem olacaktı çünkü biliyorum ki dönüşüm muhteşemdir.
Sonuna yaklaştığım bu tarlalar; çok önceden ormandan alınmış, daha sonrasında ise kenarlarından köşelerinden çıkmış ağaçlarla yeniden ormana teslim olmaya başlamış güzel topraklardı. Eskiden burada mutlaka bir yerleşim olmuştu ama öngörüme göre fazla büyük bir yerleşim değildi. Küçük, hatta çok küçük bir insan topluluğunun yerleşimi kısa bir süreliğine olmuş ve bu insanlar bir süre sonra taşınmış ya da ortadan kaybolmuşlar gibiydi.
Ormanın içine daldım, gün ışığı çam dallarının arasından sızıyordu. Yürürken orman zemininde yer yer kuş tüylerinden oluşan birikintilere rastladım. Bunlar saksağan tüylerine benziyordu ama başka bir kuşun da tüyleri olabilirlerdi. Ya tilkiler ya da yaban kedileri bu kuşları avlıyor olmalılardı. Çocukluğumda da Agrum’un ormanlarında ustam için çiçek ya da mantar ararken böyle kuş tüylerine rastladığımı hayal meyal hatırlıyorum. Ama o zamanlar pek sorgulamadan yanlarından geçer giderdim. Avcılar Birliği deneyimimden sonra her av dikkatimi çekmeye başlamıştı. Ne garipti; algı dediğimiz varlıklar birer elek gibilerdi ve neyi arıyorsak bize onu veriyorlardı.
Algılarımın bana düşüncelerim arasında bir boşluk vermesini dileyerek ilerlemeye devam ettim ancak ormanın sonu yok gibiydi. Tuhaftı, bu yoldan daha önce de geçmiştim ve Kule’ye çıkacağından emindim. Ormandan çıktığımda bir nehir kenarına vardım; çevresinde baharla birlikte boy vermiş bitkiler vardı.
Ben; bomboş hissediyordum. Ben tam anlamıyla bomboş hissediyordum. Bu kısa histen sonra düşünceler yeniden geldi ve o anı kelimelere döktüğümü düşündüm. Yine elediklerim vardı, yine yanılgılarım vardı, yine seçimlerim vardı. Vardı da vardı, anlatmakla bitmeyecek kadar çok meselem vardı.
Hesi ile karşılaştım, kız kardeşim solgun görünüyordu; onu neşelendirmek istedim, aslında biraz kendimi de öyle.
“Derim ki tanıklığım kuşatsın bu dünyayı
Karanlığımı aydınlatamaz yalanın ışıkları
Ardı sıra yürüyen gölgeler şöyle dursun
Andım içinde bulamazsın gerçek denen sanrıyı”
“Güzel,” dedi Hesi gülümseyerek. “Şiir söylediğini bilmiyordum abi.”
“Eh işte,” dedim gülerek. “Sen iyi misin?”
“Biraz yoruldum.”
Laenor yapraklarının mavisi gibi güzel gözleri vardı Hesi’nin. Zaten onu bulduğum günden beridir gözlerim ne zaman laenor ağaçlarına takılsa aklıma Hesi geliyordu. Yıllar evvel kaybettiğim kardeşim şimdi benimleydi. Onu takip ettim, yolu bu kadar kolay unutmama şaşırmıştım ama sonuçta yanlış da gelmemiştim. Nehre paralel yürümeye devam ettik; nehir bana Yujiti ile ilgili güzel anılarımı çağrıştırırken gülümsedim. Hesi gülümsediğimi fark edince o da gülümsedi ama neden gülümsediğimi sormadı, ben de bu sözsüz iletişimin güzelliğini sözlerle bozmak istemedim. Kuş cıvıltıları ve yaprak hışırtıları eşliğinde yürümeye devam ettik.
Mermer Kule’ye vardık. Kıpkırmızı volodum çiçeklerinden bir tarlanın içinden harika bir kokuyu içime çekerek geçiyor olmam Usemil’in tasarısında başarılı olduğunu gösteriyordu. Ben tasarlamayı unutalı ne kadar olmuştu? Bunlar basit diyerek burun kıvırdığım işleri sonuçlarını görünce beğeniyordum. Bu volodum tarlası da onlardan biri değil miydi? Giderek tembelleşmiş miydim? Başarı neydi ki ben başarıya takılı kalmış ve başkalarını etkileyecek olmamla ya da onları mutlu etmeyle ya da onların yararına işler yapmakla ilgilenmiştim? Kendimi bir hiç edeli ne kadar olmuştu? Kendimi bir piç gibi oradan oraya savurmakla ne kadar zaman kaybetmiştim? Yıllar evvelinde ustam Manhu’nun söylediği bir cümle aklıma geldi.
“Çok uzun bir uykudan uyanmış birinin nereye ne kadar geç kaldığının bir önemi yoktur.”
O günlerde çocuk aklım bu cümlede uyku kavramına takılı kalmıştı, ben de geç kalmak için daima dinç olmak gerektiğine dair bir çıkarım yapmıştım. Halbuki ustam acele etmemeyi ve uyandıktan sonra bir de geç kalma endişesiyle daha da enerji kaybedilmemesi gerektiğini işaret etmişti. Geç kalmak bir yalandı; eğer bizi bekleyen bir varlık, bir yaşam ya da bir son yoksa geç kalmak da kocaman bir yalandan ibaretti.
Ve gerçek o ki bizi bekleyen bir varlık, bir yaşam ya da bir son yoktu; biz sanrılarla inşa ettiklerimize bir de görevler yüklüyor, böylece kendimize daha da acı veriyorduk. Uyku tamamdı; asıl sorun, uyanıklığın ne olduğundaydı.
Volodum tarlasının sonuna geldik. Pifar’ı volodum tarlasının sonunda, Kule’nin doğuya bakan yönünde bir masa hazırlarken bulduk. Oraya ilerledik, Pifar bizi görünce tebessüm etti.
“Geleceğini tahmin ettim,” dedi sonra. “Geleceğini tahmin etmiştim.”
“Yemekleri sen mi hazırlıyorsun?” diye sordum. “Sanki sana pek de uygun değil.”
“Bir süre bununla ilgilenmek istiyorum.”
Yujiti’de balık tuttuğumuz ve pişirip yediğimiz günler aklıma geldi, aslında Pifar’ın öyle bir sorunu yoktu, hatta gayet iyiydi. Peki neden öyle düşünmüştüm? Yine de Pifar alınmış gibi görünmüyordu, aksine mutluydu. Demek ki kendi gerçeğinin farkındaydı.
Bir yaban arısının sesiyle irkildim; garipti, yaban arıları bazen beni gorphanlardan daha çok korkutuyordu. Kendisi küçük, etkisi büyük varlıklardandı yaban arıları. Beni hiç ısırmamış olmalarına rağmen diğer insanların gözlerinde gördüğüm korku hafızamdaydı ve onları hatırlamak yakınımda arı gördüğümde irkilmeme yetiyordu. Yani bu, öğretilmiş bir korkuydu ve kim bilir bende daha ne öğretilmiş korkular vardı.
Pifar yaptığı böreklerden birini bana uzattı, tadına baktım. Bu hareketi oldukça hoşuma gitmişti. Onunla uzun zamandır aramızda bir soğukluk olduğunu hatırlıyorum. Çünkü ben onun romantik talebine onun istediği yönde bir cevap vermemiştim. Bu hareket, soğukluğun geride kaldığını mı gösteriyordu, ya da arkadaşça bir sayfanın açıldığını? Bilmiyordum, belki de sadece böreği tatmamı istemişti ve börek gerçekten de çok güzeldi.
“Eline sağlık, harika olmuş.”
“Afiyet olsun.”
Achemaverian, neydi? Soru birdenbire gelmişti. Benim düşümde gördüğüm, benim düşlerimde gördüğüm ve şimdi içinde bulunduğum bu yer benim konağım mı olacaktı, yurdum mu olacaktı, ne olacaktı? Neydi ve ne olacaktı? Her varlığın, gorphanların bile ve hatta taşın bile dönüştüğü bu evrende adına Achemaverian denilen bu yer neydi ve ne olacaktı?
Mafpi’nin de kuleden çıktığını gördüm, soruyu ona sormak istedim ama sonrasında vazgeçtim. Mafpi’nin üzerinde oldukça fiyakalı kıyafetler vardı; saçı ve sakalını da yeni tıraş etmiş gibi duruyordu.
“Nereye böyle?” diye sordum.
“Deniz kenarına,” dedi, üstünü başını düzeltirken. Pifar ağabeyinin karşısına geçip üstünü başını düzeltmesine yardım etti.
“Balıklara mı süslendin?” diyerek dalga geçti Hesi.
Pifar’ın gülümsediğini gördüm, onun gülümsediğini görünce ben de gülmüştüm. Onu uzun zamandır somurtkan olarak bellemenin bir yan etkisiydi herhalde bu. O güldüğünde ben de gülüvermiştim ve o da bunu fark etmişti. Ona bakarak güldüğümü fark edince gülümsemesini bozmadı, hatta hafifçe artar gibi oldu. Bu herhalde iyiye işaretti.
Kuleden en son inen elinde iki testiyle Usemil oldu. Usemil’i böyle görmeye alışıktım. Beni görünce boynuma atladı, testilerin ağırlığını omuzlarımda hissettim, bu kadın gerçekten de çok güçlüydü.
“Senin için şarap yaptım,” dedi.
“Eline sağlık, teşekkür ederim.”
Mafpi, Hesi ile kısa bir konuşmanın sonrasında bana döndü.
“Benim biraz acelem var, gitmem lazım,” dedi, sonra ekledi. “Haberini aldım bu arada. Akşam konuşalım mı? Siz şimdi yemeklerin tadını çıkarın.”
“Olur,” dedim. “Dikkat et, yolun açık olsun.”
Mafpi gitti, ben kızlarla baş başa kaldım.
“Zidsa nerede?” diye sordum beni masaya oturturlarken.
“O çoktan deniz kenarına gitti,” dedi Pifar. “Ağabeyimle orayı mesken tuttular.”
Güldüm, Usemil güldü, Hesi güldü ve Pifar da güldü. Arayıcılar Klanı, baktığımda bu kadardı. Önceleri onu Achemaverian’ı bulmak için kurduğumu düşünürdüm ama Achemaverian’ı beklediğimden ve beklediğimizden çok daha kısa bir sürede bulmuştuk. Ama Arayıcılar Klanı hala aramaya devam ediyordu.
Bir keresinde Mafpi “neyi aradığımızın bir önemi yok,” demişti. Usemil “kendimizi,” demişti; ben “gerçeği,” demiştim. Zidsa “tüm yalanlardan arınmayı,” demişti; Pifar ve Hesi ise sessiz kalmışlardı. Ama ben “gerçeği,” demiştim. Aslında her yaklaşım doğruydu, her yaklaşım bizi avantajlı bir konuma getiriyor ve arayışı bereketlendiriyordu. Ancak asıl cevap hiçbiri değil gibiydi.
Daldığımı fark ettiğimde soruların boyunduruğundan sıyrılarak masaya döndüm. Dostlarla masadaydım; bir bahar ayında masadaydım. Buranın baharı çok güzeldi; burada gördüğümüz ilk mevsim, ilkbahar idi. Buraya vardığımızda ilkbaharın ortasına gelmiştik. Belirgin olarak fark ettiğim bir durum vardı: Dostlarımın hepsi, kibar olmak için hep ayrı bir özen göstermiş olan Pifar bile, burada kasıntı görgü kurallarını pek de önemsemeden iştahla yemek yiyordu. Bundan memnundum çünkü masada kendini kasan çok fazla insan olduğunda ben de kasılıyordum. Zaten kalabalık masalarda yemek yiyerek büyümemiştim. Hafızamdaki en net yemek anıları ustam Manhu’yla yediğimiz yemeklerin anılarıydı, ustam ne kasıntıydı ne de aşırıya kaçacak derecede rahattı. Ustam doğaldı, onu en iyi anlatan kelime herhalde buydu.
Fakat ben dostlarımın rahatlığından biraz fazla etkilenmiş olmalıydım ki elimi ikinci böreğe uzatırken Usemil çatalın tersiyle elime vurdu.
“Bunu boşuna mı getirdik?” dedi.
“Affedersin,” dedim sırıtarak ve elimi daldırdığım börekleri bu sefer çatalla yemeye başladım. Yemek bittikten sonra Hesi biraz kılıç çalışacağını, Pifar ise Kule’de düzenlemeler yapmak istediğini söyledi. Onlar gidince Usemil ve ben baş başa kaldık.
“Biraz yürüyelim mi?” diye sordu bana. “Denize doğru.”
“Olur,” dedim. “Sana nasıl hitap edeceğimi bilmiyorum artık.”
“Ben de bunu konuşmak istiyorum,” dedi. “Gel, yürüyelim.”
Masadan kalktık ve yürümeye başladık. Onunla yaşamış olduklarım hayal meyal değil aksine çok net bir biçimde aklımdaydı fakat bunların hiçbiri Agrum’da olmamıştı. Zaten Agrum’da olsak muhtemelen bunların hiçbiri yaşanmazdı. Fakat hal böyle olduğu için zamansal ve mekansal bir bağ kurmakta zorlanıyordum, hafızamdaki Usemil ile geçitlerde birlikte savrulduğumuz ve savrulurken yakınlaştığımız Usemil arasında ciddi bir kopukluk vardı. Onu öptüğümde nerede olduğumuzu ve hangi zamanda olduğumuzu bilmiyordum. Geçitlerden birindeydik, çok karanlık ve soğuktu. Onbeşlerden Işınlayıcı’nın gerçekleştirdiği deliliğin sonrasında herkes oraya buraya savrulmuştu. Yeni kurulmakta olan kasabamız Agrumakmar’ın durumundan hiç haberimiz olmamıştı, bir ara geçitler o kadar sıklaşmış ve karmaşıklaşmıştı ki oraya dönebilmemizin imkansız olduğunu düşünmüştüm.
Büyük Keşmekeş sonrası Agrum’daki dostlarımla birlikte ilk savrulduğumuz yer Hamthus’tu; yıkım fırtınalarının pek yakınına düşmüştük. Ne olduysa oradadan sonra oldu, geçitlerde savrulmaya o zaman başladık. Bazen tek başıma, bazen Agrum’daki dostlarımla birlikte geçitlerde hayatta kalma kavgası verdim. Geçitler; yıkım fırtınalarının benzerleri gibiydi. Işınlayıcı, bu deliliği gerçekleştirmeden önce yıkım fırtınalarının ardında ne olduğunu kimse bilmiyordu ancak delilikten sonra onların başka topraklara açılan kadim geçitler olduğunu tahmin ettik. Bu tahmin, gorphanların her yerde birdenbire ortaya çıkabilmelerini de açıklıyordu fakat onların bunu yapabildiği zamanlarda yıkım fırtınaları çoğu kişiyi yutuyor, muhtemelen öldürüyordu. Yani o zamanlarda başka bir toprakta gözlerini açabilme ihtimali çok daha düşük olmalıydı, girenler ya ölüyor, ya yok oluyor, ya da meçhule gidiyorlardı.
Ancak Işınlayıcı her ne yaptıysa Hamthus’un yıkım fırtınalarını yok etmişti ve Gandrodi’de mağaraların başka dünyalara açılan geçitlere dönüşmelerine neden olmuştu. Mafpi’nin söylediğine göre geçitler mağaralardan ibaret değillerdi, bazı eylemler de geçitlerin açılmasına ve kişilerin kendilerini başka yerlerde bulmalarına neden olabiliyordu. Yani her eylem buna sebep olmuyordu, buna sebep olabilecek eylemleri “artlarında yüksek enerji ve kuvvetli motivasyon olan niyetli eylemler,” olarak tanımlamıştı Mafpi. Ancak bu detaylı açıklama bile meselenin belirsizliğini açmaya yeterli değildi. Nihayetinde eylemler ve mağaralar kişiyi başka yere, belki olması gereken yere, belki ölmesi gereken yere, belki de tamamen rastgele bir yere götürüyorlardı. Eylemler ve mağaralar arasındaki bu ortak nokta tuhaftı; aralarında bir bağ olabilir miydi?
Usemil elini belime doladı ama sessiz kalmaya devam etti, sarılmasına karşılık verdim ve birbirimize sarılmış halde yürümeye devam ettik. Hamthus’un korkunçluğu ve tehlikelerine karşın mağaralar cennet sayılırdı. Yani orada mağaralar; dışarıdan, açık araziden daha güvenliydi. Işığa birkaç kez aldanıp mağaralardan çıktıktan sonra gorphanlar, buz, dikenli otlar ve kötü kokularla karşılaşmıştım. Başlardaki bu birkaç dışarı çıkma denemesinden sonra pek çok kez ışığa yürümek yerine mağaranın daha da karanlık yerlerine yürüdüğümü hatırlıyorum.
İşte ışık yerine karanlığa yürümeyi tercih ettiğim o anlardan birinde karşılaşmıştım Usemil ile. Onu gördüğümde donmak üzereydim; Agrum’daki tanıdıklarımdan ilk karşılaştığım o olmuştu. Bana sarıldı, beni öptü; ıslak kıyafetlerimi çıkarıp ben de onu öptüm. Soğukta terledik, ikimiz de başta buz gibiyken tenlerimiz ateş olup yandı. Onu ne kadar uzun öptüğümü, geçitlerin içinde savrulurken ne kadar süre dolanık halde kaldığımızı hatırlamıyorum ancak yaşadıklarımın her birini hatırlıyor ve isteyerek yaptığımı biliyorum. Hiçbir pişmanlığım yoktu; fakat geçitlerdeki gelgitli yolculukların sonunda buraya, Achemaverian’a ulaştıktan sonra işler garipleşmişti. İkimiz de eski ilişkimizle geçitlerde yaşadığımız ilişki arasında bocalamaya başlamıştık.
Diğerlerini de bulduktan sonra Usemil onunla aramızda olanlar hiç yaşanmadı gibi davranmaya başlamış ve eski neşeli, şakacı halini yeniden kanıksamıştı. Onun için fazla sıkıntı yoktu, yıllar önce de bana ismimle hitap ediyordu şimdi de. Fakat bende durum farklıydı. Yaş farkından kaynaklanan eski ‘abla’ hitabımın yok olduğunu diğerleri de fark etmişti. Bir de her nasılsa artık ben ondan daha büyük görünüyordum, belki bu da geçitlerin bir etkisi olabilirdi.
Körfezi gördük, etrafta çok güzel ve bana melodik gelen kuş sesleri vardı; rengarenk ağaçların arasında tıpkı onlar gibi rengarenk olan bir gökyüzüne bakarak ilerledik. Burayı geçitlerden birindeyken rüyamda gördüğümü hatırlıyorum. Bu körfezi görmüştüm ve üstelik ona yukarıdan da bakabilmiştim. Beni o an nasıl heyecanlandırdı ise şu anda da öyle heyecanlandırıyordu. Usemil’in başını omzuma koyduğunu fark ettim.
“Ben eskiye dönmek istemiyorum,” dedi bana. “Yaşadıklarımızdan pişman değilim.”
“İstesek de dönemeyiz zaten,” dedim. “Benim de bir pişmanlığım yok.”
“Çok güzeldi,” dedi biraz utanarak. “Beni öpmen, dokunuşların, sarışın…”
“Biliyorum.” Sesim nedense çok ciddi çıkmıştı, güldüm. “Bence anlatıyla o ana gölge düşürmeye gerek yok. Anlatının yüceltemeyeceği anılar var; anlatılmadan kalmaları onları unutturmayacağı gibi daha taze bırakır ve kendilerini olamasa bile tatlarını yanımızda taşırız.”
“Sen,” dedi Usemil elimi sıkıp gözlerime coşkuyla bakarak. “Şiir gibi konuşuyorsun artık.”
“Evvelden pek kıymeti bilinmezdi sanki he,” dedim gülerek. “Olmak istediğim yerdeyim.” İfademin eksik olduğunu hissedince ekledim. “Hep olmak istediğim, seçtiğim yerdeydim.”
Usemil sıcaklamış olmalıydı ki elbisesinin düğmesinin birini açtı; ona baktığımı da gördü ve gülümsedi. Körfeze doğru yürümeye devam ederken onu belinden kavradım. Ağaçlar giderek seyreliyor, kumsal belirgin hale geliyordu; güneş, turkuaz renkli bulutların arasındaydı ve havada hafif bir esinti vardı. Birbirimizi çekiştirmeye devam ederek ancak kısa bir süre daha yürüyebildik. Sonunda onu bir ağacın altına yatırdım.
“Çok güzelsin.”
“Teşekkür ederim, sen de.”
Kahverengi gözleri burada, Achemaverian’da bir başka parlıyordu sanki; kemerini çözerken kılıcının yanında olmadığını fark ettim ancak sorarak içinde bulunduğumuz anın heyecanını bozmak istemedim. Kıyafetleri yokken Usemil gerçekten hafifti; ancak sadece kemerini çıkarabildim, kalanı çıkarmama izin vermeden dudaklarıma yapıştı.
“Soyunmadan yapamayız.”
“Yapmayacağız zaten,” dedi gülerek ve beni öpmeye devam etti, sonra durdu. “Konuşuyoruz, unuttun mu? Ve denize gidiyoruz.”
“Orada Mafpiler vardır,” dedim gitmemek için ve tekrar elbisesine yöneldim; elime vurdu.
“Olsun,” dedi. “Körfez upuzun bir yer. Bizimle aynı yerde duracak değiller ya. Onlar kumsalda takılıyorlar.”
“Rahatsız etmeyelim yine de,” dedim. “Gittiğimizde onları ne halde göreceğimizin bir garantisi yok.”
“Bir şey olmaz,” dedi gülerek, kemerini yerden alıp yeniden taktı. “Hadi gidelim.”
Körfeze doğru yürürken önceki alışkanlıklarımı düşünüyordum; hepsi bir anda gitmişti. Sonra başka bir soru geldi; gerçekten bir anda gitmişler miydi yoksa ben mi öyle inanmak istiyordum? Sonra başka bir soru daha geldi; gittiklerine emin miydim? Ya yine benimlelerse, ya sadece biçim değiştirmişlerse? Bu sorular neydi ve ne anlama geliyorlardı bilmiyorum fakat durumu değiştirdiler ve geçitlerin açılmasına neden oldular.
Artık Achemaverian’da değildim, Usemil ile yan yana körfezde yürümüyordum. Ben diliyle yazılan bir hikayenin bir bölümünün de son bulduğunu biliyordum. Gözlerimden akan yaşlara engel olamadım, bu sorular ağır sorulardı ve kendime itiraf edemediğim hakikatler vardı içlerinde. Mağaraların içindeki geçitler soğuktu; eylemlerin sebep olduğu geçitleri ise ya henüz tecrübe etmemiştim ya da hatırlamıyordum. Fakat sorularım sebebiyle açılan bu geçit içimi yakıyordu; yanıyordum. Soruların açtığı bu geçit beni mahvediyordu.
Gözlerim yaşlarla dolarken bana hiç fırsat vermeyen düşüncelerimle adeta göz gözeydim. Ne de çelimsiz, ama ne kadar da arsızlardı. Hepsi de dilin ürünü oldukları halde nasıl da laftan anlamıyorlardı. Onları alt edemezdim; onları bu şekilde, aklımdakilerle alt edemezdim çünkü aklımdakilerin her biri de onlara aitti. Bütün silahlar onlarındı. Onları onlarla savaşarak yenemezdim.
Bir kavramkaran olmak gerekiyordu adeta; düşüncelerin ortaya çıkmasına sebep olan bütün kavramları tanıyan ancak onların yönlendirmelerine taraf olmayan bir kavramkaran olmak gerekiyordu. Fakat bu tanım bile dilin ürünüydü; biçareydim. Zaten yapılmış olan ve önüme koyulmuş olan düşünceler karşısında biçareydim. Bana kader biçiliyordu ve ben Letruce adıyla bana biçilen kaderi oynuyordum. O düşünceler bana ait değillerdi bile; ne olduğunu bilmediğim bir yazarın kaleminin ürünüydü o düşünceler.
Çok daha sonrasında bütün bu sözlerim irdelenecek ve tartışılabilecek olabilirdi ama benim umurumda değildi. Ben anlamaya çalışıyordum; ben kendimi bütün bu yalandan ve yazgı safsatasından bağımsız olarak anlamaya çalışıyordum. Ve bir yol vardı, o yolu gördüm. Ama ben diliyle yazılan bu hikaye bölümü de işte burada son buluyordu, gözyaşlarım gibi.