Sırtüstü uzanırken gökyüzüne bakıyordu. Usemil’in bahçesinde gökyüzünü izlemek harika hissettiriyordu. Şimdiye kadar onun hep abarttığını düşünmüştü ama gerçekten de kadının söylediği kadar vardı. Küçük elma ağacının en tepesinden büyük erik ağacına doğru uzanan incecik bir örümcek ağı dikkatini çekti.
“Abla, şu örümcek ağına bak, ne kadar uzun. Taa eriğe kadar gidiyor.”
Usemil o sırada bahçenin diğer tarafındaki güllerle ilgileniyordu, onu duymadı. Letruce ağın nereye kadar uzandığını kestirmek için gözlerini kısarak baktı. Belirli bir noktaya kadar ilerleyebildi, sonrasında ağ devam ediyor gibiydi ancak görünmüyordu. Rüzgar şiddetlendiği zamanlarda savruluyor ama kopmuyordu.
Kanatlarını açmış, gökyüzünde daireler çizerek süzülen bir kuş dikkatini çekti. Bir şahin gibi görünüyordu. Onu da Usemil’e söylemek istedi ama dönüp baktığında Usemil hala uzaktaydı. O sırada karahindibaların arasında yatmış bir kedi doğrulunca onunla göz göze geldi. Üç renkli kedi ağzını kocaman açıp esnedi, sonra tekrar yattı. Letruce kahkahayı basınca kedi tekrar doğruldu, gözlerini kocaman açmıştı ve ona bakıyordu.
“Özür dilerim, sadece şaşırdım,” dedi Letruce. Elini kediye doğru uzattı. “Sorun yok, yatabilirsin.” Ama kedi çoktan kaçmıştı. Letruce onun Usemil’e doğru gidip kadının bacaklarına dolandığını görünce gülümsedi. Adına GANDRODI denilen bu yer acayipti ve çok güezldi. Kavgalar, anlamlar, sözler, görüntüler, yer yer hepsi siliniyor ve geriye tarifi imkansız bir deneyim kalıyordu. Hikaye anlatmayı ve dinlemeyi bu denli seven insan türü için fazlasıyla acayipti, evet.
Usemil’in bir çaydanlıkla ona doğru geldiğini gördü. Yüzü gülümsüyordu.
“Çaydanlık nereden çıktı?” dedi Letruce. “Bu tarafa hiç geçmedin bile.”
“Aaa sen köşedeki ocağımızı görmedin mi?”
“Hayır,” dedi Letruce ayağa kalkarken. “Bakayım mı?”
“Bak bakalım,” dedi Usemil bardaklara çay doldururken. “Köşede, dereotlarına basmadan geç…”