Velkmaire Hanı’nda kalabalık bir akşamdı. İmparatorluk döneminde Olric gün battıktan sonra fazlasıyla sessiz ve tenha bir yer haline gelirken devrim sonrasında cıvıl cıvıl, hatta kaotik bir yer oluvermişti. Hanların çoğu akşamın erken saatlerinde doluyor ve gecenin geç saatlerine kadar gürültülerini koruyorlardı.
Inthina adlı genç kadın, udunu kılıfından çıkardı, derin bir nefes alarak etrafına bakındı. Bu kadar kalabalık bir insan topluluğu karşısında ilk defa şarkı söyleyecekti ve bunu berbat etmek istemiyordu. Dikkati dibindeki masada konuşulanlar yüzünden kesildi.
“Vanre’de develeri çok küçükken iple ağaca bağlıyorlar.”
“Develer ve eşekler inatçı değildir, senin keçilerin için de aynısının olacağının garantisi yok.”
“Oxaclar için de işe yaradığını duymuştum, koca sığırlarda ve develerde bile işe yarıyorsa keçilerde neden yaramasın?”
“Ah aptal adam, keçiler hakkında hiçbir şey bilmiyorsun. Bütün yatırımın telef olacak.”
Adamlar onun baktığını görünce bir anlığına sustular ve sırıtarak onu süzdüler; Inthina eliyle saçlarını düzeltip dikkatini müzik aletine geri çevirdi fakat bir kere yakalanmıştı.
“Hey güzel hanım,” dedi adamlardan biri. “Hangimizi beğendiniz acaba? Şu aptal keçi çobanını değildir herhalde.”
Keçi çobanı olacak adam haricinde diğer üçü kahkaha attı; Inthina tedirgince gülümsedi ve ayağa kalktı.
“İstemeden kulak misafiri oldum, affedersiniz.”
Adamlardan uzaklaşıp han masasına doğru yöneldi; zaten artık hancıyla konuşsa iyi olurdu, terlemeye başlamıştı ve terlemek onu daha da rahatsız hissettiriyordu.
“Merhaba,” dedi hancıya. “Ben Ozan Inthina.”
“Ah,” dedi hancı gülümseyip elini uzatarak. “Biz de sizi bekliyorduk değerli ozanımız…”
Inthina hancının elini sıktıktan sonra adam gülümseyerek bir reverans yaptı.
“Hanımıza hoş geldiniz, gecemize neşe getirin lütfen.”
“Elimden geleni yapacağım,” dedi Inthina. “Ancak burası fazla kalabalık…” Ne diyeceğini ve nasıl isteyeceğini bilemiyordu. “Ve çok gürültü var. Acaba?”
“Ah elbette,” dedi hancı. “Buyrun size odanızı göstereyim.” Hancı merdivenlere yönelirken ozan onu takip etti. “Karnınız aç mı? Garsonlardan biriyle ne istiyorsanız gönderebilirim.”
“Karnım aç değil,” dedi Inthina merdivenleri çıkarlarken. “Ama hafif bir içki harika olur.”
“Tabii ki, nasıl isterseniz.”
Hancı bir odanın kapısını açtı, emin olmak için odayı şöyle bir süzdükten sonra memnuniyetle başını salladı.
“İşte burası, içkinizi hemen gönderiyorum.” Kapıyı kapatacaktı ki durdu. “Bir saate kadar hazır olur musunuz?”
“Evet,” dedi Inthina. “Bir saate kadar.”
“Güzel,” dedi hancı. “Aşağıda görüşürüz.”
Hancı kapayı kapattı, Inthina kanepelerden birine otururken iç çekti. İşi zordu, kim ne derse desin ozanların kolay para kazandığı falan yoktu. Emrivakiye belki de en çok maruz kalan meslek grubuydu ve çalışma şartlarını kendileri belirleyemiyorlardı. Gerçi Devrim’den sonra kim neyi kendisi belirleyebiliyordu ki? Ya da Zifars’ta, hatta Gandrodi’de böyle bir olay hiç mümkün müydü? Belki de tek yaptıkları bunu umarak hayatı kendilerine daha da zehir etmekti. Birkaç dakika sonra kapı çaldı, Inthina kapıyı açtı.
“İçkiniz, hanımım…”
Inthina genç garsonun uzattığı kadehi aldı; ama adam kapıda durmaya devam ediyordu. Inthina onun gitmeyeceğini anlayınca kaşlarını kaldırdı.
“Evet?”
“Başka bir isteğiniz var mı?”
“Hayır, teşekkür ederim.”
“Emin misiniz?”
“Fazlasıyla, hancıyla konuşmamı ister misin?”
“İyi akşamlar.”
Garson arkasını dönüp giderken Inthina kapıyı söverek kapattı. İmparatorluk sonrası dönemin handikaplarından biri de geri zekalı sayısında artıştı; belki de sayı aynıydı ancak aptallığı dışa vurum konusunda da bir ‘devrim’ yaşanmıştı. Inthina küçük yudumlarla içkisini içerken aklına aşağıdaki masada konuşulan konu geldi. Bahsedilen develerle arasında hiçbir fark göremiyordu, öyle ki yıllardır sesinde bunun zincirlerinin olduğunun farkındaydı. Daha çocukken boğazına bir zincir geçirmeleri yeterliydi. Yaptıkları çok küçük bir hamleydi, onu büyütüp yıllar boyunca besleyen ise kendisinden başka kimse değildi. Sahi, sesi bu yüzden boğuk kalmamış mıydı? Bu yüzden, bu kusurla dikkat çekerek ozanlığa atılmış ve bu kusuru hoşa gidilen bir melodiye dönüştürmemiş miydi? Çocukluğundaki zulüm şimdiki haliyle kıyaslandığında küçücük bir nokta kadardı, onu besleyerek büyüten ve o noktadan karanlık bir dünya yaratan kendisi olmuştu ve hep o karanlığın içinde şarkı söylemişti.
“Bu, sona ermeli.”
Udunu kılıfından tekrar çıkardı, gözyaşlarının ahşap gövde üzerine düşmesine izin verdi ve sonra gözyaşlarını eliyle aletin ahşap gövdesinin üzerine dağıttı. Bunu yaparken gülümsedi ve hayatında çok uzun zaman sonra gerçekten gülümsediğini fark etti. Bu gülümseme taklit değildi, içinden geldiği için gülümsemişti. Tadını çıkardı.
Udunu tekrar akort ederken bütün endişeleri, tedirginliği silinmişti. Yaşamı yıllar evvel boynuna vurulan tasmaların çapı kadar görmeyi bırakmıştı. Bunu derhal yapmıştı çünkü uzun uzun yas tutmak da o tasmaya ait bir alışkanlıktı.
“Ben Inthina,” dedi uduna bakarken. “Merhaba dostum. Ben, Inthina…”