Fongria eski hanlıklarının bir bir yıkılmaya devam ettiği dönemdi. Mataruka takvimine göre solgun ekinler onyılının sonuydu. Mataruka Hanlığının İmparator Mabivacenna’ya direnmeye devam ettiğinin haberi bütün kuzeyde yankı uyandırmıştı. Ancak bu yankının uyanması sebebiyle imparator, saldırılarının sıklığını ve şiddetini artırırken tehditlerini de ağırlaştırmıştı. Mataruka halkı ve hanedanı kuzeybatıdaki sıradağlara çekilmiş halde savunma savaşına devam ediyorlardı. Mabivacenna’nın kuzeybatıdan Abteres’e erişimi olmadığından dolayı Mataruka’nın işini yakın zamanda bitirebilmesi mümkün görünmüyordu.
“Onu bununla biçeceğim,” diyordu adı Niku olan genç kız, kılıcıyla havada daireler çizerken. “Onu bununla öldüreceğim.”
“İmparatoru diyorsan onun kargı kullandığını duydum,” dedi adı Somatu olan oğlan. “Daha uzun bir silaha ihtiyacın olabilir.”
Kız kılıcını yere atıp hızlı adımlarla Somatu’nun üzerine yürüdü ve suratına bir tokat patlatarak oğlanı yere devirdi. Somatu bir hayret nidasıyla inledi.
“Ne yapıyorsun be?”
“Onu öldüremeyeceğimi ima ettin,” dedi Niku, yumrukları sıkılıydı. “Daha fazlasını yapmadığıma şükret.” Yerdeki kılıcına doğru geri yürüdü, yumrukları hala sıkılıydı. “Git buradan Somatu, yoksa elimden bir kaza çıkacak.”
Somatu yüzündeki toprağı temizledi, gözlerini ovuşturdu ve ayağa kalktı. Kılıç çalışmaya yeniden başlamış olan kıza doğru ağır adımlarla yürüdü.
“Özür dilerim Niku,” dedi. “Ama ben öldüremeyeceğini ima etmemiştim. Sadece başka bir silahın daha güvenli olabileceğini düşündüm.”
Niku durdu, başını gökyüzüne kaldırdı. Sonra elinde kılıcın bulunduğu sol kolunu kaldırdı ve Somatu’ya gösterdi.
“Bu onu öldürmek için fazla bile.” Kılıcı tuttuğu sol kolunu indirip boş olan sağ elini kaldırıp pençe yaptı. “Onu bunlarla bile öldürebilirim.” Arkasını döndü. “Git buradan Somatu, endişelerini de yanında götür. Benim dünyamda yerleri yok.”
Somatu iç çekti. Korku insanları akıllandırsa da korkuyla savaşma kararı onları gerçekten mankafa yapıyordu. Niku gibi öngörülü birini bile bu hale getirmişti. Tepeden inerken Ulu Ozan ile karşılaştı.
“Hayrola Somatu, kızı niye tek bıraktın?”
Niku’nun azarının üzerine bir azar daha yemişti. Omuzları düşerken ne açıklama yapacağını düşündü. Ulu Ozan ona doğru yaklaştı.
“Ortalık güvenli değil Somatu, bunu en iyi senin bilmen lazım.”
“Aptal gibi davranıyor,” dedi Somatu. “Kendisi beni kovdu. İmparatoru öldürmek için kılıçtan daha uzun bir silah kullanmasını önerdim diye.”
“İmparatoru neyle öldüreceği onu ilgilendirir Somatu,” dedi Ulu Ozan, çocuğa iyice yaklaşırken. “Senin görevin bu kızı korumak değil mi? Niye görevini terk ediyorsun?”
“Haklısın Ulu Ozan,” dedi Somatu. “Geri döneyim, lütfen kağanımıza bir söz söylemeyin. Zaten işi başından aşkın.”
“Söylemem Somatu,” dedi ozan, çocuğun kolundan tutup. “Ama şunu unutma. Kağanımız görevleri güvendiklerine verir. Bir daha görevini terk etme.”
“Tamam.”
Ulu Ozan tepeye doğru çıkmaya başlarken Somatu da yanında yürüdü.
“Ulu Ozan,” dedi Somatu. “İmparatoru öldürme görevini Niku’ya kağanımız vermiş olabilir mi?”
“Kağan Niku’ya güvenmiyor,” dedi ozan. “Çünkü onu tanımıyor. Böyle bir görev vermesi olası değil. Ama kızın söylediklerinden elbette haberdar. Onu, sürece bıraktı diye düşünüyorum…”